Geçen haftaki yazımda genel olarak dua hakkında bilgi vermeye çalıştım ve bu konu üzerinde duracağımı söyledim. Bu yazımda da duanın önemi ve insan hayatı üzerindeki etkisi üzerinde kısaca duracağım.
lex Carrel’in “İnsan Denen Meçhul” adıyla anlatmaya çalıştığı insan, özünde bütün paradoxları taşıyan, duyguları ve yetenekleri sınırsız olan komplex bir varlıktır. Hz. Ali: “Sende alemler pinhan, sende cihanlar matvîdir”, Said Nursî, “İnsanı büyütürsen kâinat, kâinatı küçültürsen insan olur”, Cüneyd-i Bağdadî, “Allah’ı ararken kendimi; kendimi ararken Allah’ı buldum” demesi manidardır.
Oruç ibadeti, Hz. Âdem ile başlar. Allah ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem (as) ve eşine (Hz. Havva) cennette: “… bu ağaca yaklaşmayınız…” (el-Bakara, 2/35; 7/19, 22; ) şeklinde emreder. Böylece insanoğlunun oruç serüveni başlar. Çünkü oruç, insanın ruhî ve bedenî zevklerden arınması, kendini kontrol etmesi, iradesini terbiye etmesi ve nefis ve şeytanın isteklerine değil de, Allah’ın emir ve yasaklarına uyması demektir.
Kur'ân-ı Kerim, Ramazan ayının 27. gecesinde nazil olmaya başlamış ve yaklaşık 23 yılda tamamlanmıştır. Kur'ân-ı Kerim’in öneminden dolayı da Kur'ân, bu geceye “Kadr” adını vermiştir. (Bkz. Kadr, 97/1-5)
Yukarıya aldığımız ayeti kerimede Cenab-ı Hak, Ramazan ayını anlatırken, içinde Kur'ân’ın nazil olduğu ay olarak tarif etmektedir. (el-Bakara, 2/185)
Ben, şiir okumayı ve şiir ile ilgilenmeyi, hatta şiir yazmayı çok severim. Ancak, kendime göre daha önemli saydığım başka şeyler ile uğraştığım için, şiire pek zaman ayırmadım. Her ne kadar bazıları şiiri, genelde bir eğlence ve zihinsel bir spor olarak görse de, ben şiiri, özünde hep ciddiye alırım.
Ebu Zerri Gıffarî (ra) diyor ki: Resûlullah (sav) Talak Suresi (65) 2. ayetinin son bölümü olan “… kim Allah’tan korkar, (yani takva sahibi olur da günahlardan sıkınırsa), o kişi için bir çıkış (kurtuluş) vardır.”
Kıymetli okuyucularım, bir süredir elimde olmayan nedenlerle yazılarıma ara verdim. Sizin ne hissettiğinizi bilmiyorum ama, ben sizleri ve İslamhukuksayfasi.com sitesini özledim.
Arap dünyasının ünlü düşünürü Faslı Muhammed Abid el-Câbirî’nin vefatını (3 Mayıs 2010) tam bir ay sonra duydum. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
Dr. Mustafa Güven
03.06.2010
mustafaguven2005@hotmail.com
Evrenin yani tabiatın bağlı olduğu ve adına fizik yasaları dediğimiz belli kuralları vardır. Bunlar, ilk yaratılışından bugüne ve kıyamet kopuncaya kadar değişmeyen yasalardır. Değiştiği an, kıyamet kopmuş olacak ve o zaman başka bir evren ve ona göre bir yasa devreye girecektir.
Yazımın başlığına ağzı olan veya aklı olan konuşur derken, burada işaret etmek istediğim husus, çok önemli bir mantık kuralını hatırlatmaktır. Çünkü mantık biliminin ana kitabı niteliğinde olan İsagoji kitabının dibacesinde insan tanımlanırken “hayvanün natıkun” deyimi kullanılır. Yani insan, konuşan bir canlıdır. Genelde Türk mantıkçılarımız ise bu deyimi “insan konuşan bir hayvandır” şeklinde Türkçeye çevirmişlerdir. Oysa bu çeviri yanlıştır. Çünkü Arapçada “hayvan” kelimesi, “canlı” anlamına gelmektedir.
Akıl, insanda bulunan düşünce ile alakalı zihinsel bir süreç, dinamik bir etkinlik, manevi bir güç, gizli bir kuvvet, enerji ve zihinsel bir fonksiyonun genel adıdır. Akıl, zekâdan farklı bir şeydir. Belki zekâ, aklın değişik fonksiyonlarına verilen genel bir addır. (bunun için bkz. Howard Gardner, Çoklu Zekâ Kuramı).
Kutlu Doğum Haftası nedeni ile geçen hafta yazdığım yazıda, Kur'ân’ın hem lafız hem de mana olarak vahiy olduğunu; Hz. Peygamber’in ise, bir beşer olarak vahye muhatap ve ayna olduğunu ve vahyin gerçeklerini gölgelemeden aynen aktarmakla görevli olduğunu ifade etmeye çalışmıştım.
Diyanet İşleri Başkanlığı, bu haftayı ‘Kutlu Doğum Haftası”, bu yılı (2010) da ‘Kur’an Yılı” olarak ilan etmiştir. Bu tür etkinlikler, insanların bazı şeyleri hatırlaması, üzerinde yoğunlaşması ve yeniden düşünmesi açısından önemlidir. Çünkü insan, hem gaflet hem de nisyan hastalığı nedeni ile birçok şeyi unutmakta,
Kuran’ın dili Arapçadır (bkz. İbrahim, 14/4; en-Nahl, 16/103; Tâ Hâ, 19/97; eş-Şu’ara, 26/195; el-Ahkaf, 46/12). Arapça ise, her ne kadar Arapların dili ise de, Kuran’ın dili, Arapların konuştukları özel dil değildir.
Geçen haftaki yazımda, felsefenin Kur'ân’ı anlamaya olan etkisi üzerinde kısaca durmuş, İslam düşünürlerinin felsefe rüzgârı karşısında nasıl önemli savrulmalar yaşadıklarını anlatmaya çalışmıştım. Bu hafta, aynı konuya geleneği de ekleyerek devam etmek istiyorum
Felsefe İslam dünyasını, özellikle İslami ilimlerin tedvini, teşekkülü ve dini konuların yorumlanmasıda fazlası etkili olmuştur. Her dönemde olduğu gibi günümüzde de, bu etkilerin sonuçlarını farklı biçimlerde, özellikle Kuran’a anlamaya yönelik yöntem çalışmalarında fazalası ile görebilmekteyiz.
www.islamhukuksayfasi.com sitesinde nerede ise 2 aydır yazdığım haftalık yazılarda birbiri ile bağlantılı konuları ele aldım.. Bu yazılarda özellikle örneğin bilim, felsefe, siyaset ve din gibi insanların hayatlarında önemli yer tutan konularda, insan aklının ortak bir yöntem bulup bulamayacağını, neden ortak bir akılda buluşamadıklarını tartıştım.