Ramazan ayı eski Araplar arasında kamerî takvim esasına dayalı olan on iki aydan biridir. Peygamberimiz Hz. Muhammed(SAS)’in Mekke’den Medine’ye göç etmeleri başlangıç alınarak yılbaşı ayı Muharrem ayı ile başlar. Ayın görünme ve yok olmasına dayalı olarak düzenlenen kamerî yıl bugün kullandığımız milâdî yıldan yaklaşık olarak on gün eksiktir.
Bir kişiyi, bir inancı, bir toplumu sevmek için onlarla iletişim kurmak gerekir. İnsanların en önemli iletişim aracı dil’dir. Bir insanla, bir toplumla, bir doktrin ile iletişim kurmak için nasıl ortak dile ihtiyaç varsa, bir dini anlamak ve sevmek için de dinî bilgilerin kişinin ve toplumun diliyle anlatılmasına ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki Yüce Tanrı birçok toplumlara birçok peygamberler göndermiş (Bak. Kur’an-ı Kerîm, Mü’min Suresi/78) ve bu peygamberlere yaşadıkları toplumun diliyle vahiy iletmiştir (Bak. Kur’an-ı Kerîm, İbrahim Suresi/4). Hâl böyle olunca Müslüman topluluklar, İslâm dininin ana kaynaklarıyla ancak kendi dilleriyle ilişki kurmaları gerekmektedir.
Kur’an-ı Kerîm Yüce Tanrı’nın elçisi Hz. Muhammed (SAS) aracılığıyla 23 yılda aralıklarla Yüce Tanrı tarafından her zaman için geçerli olmak üzere dünyada bütün yaşayanlara gönderilen bir kitaptır. Dinimizin ana kaynağıdır, hafızlar tarafından ezberlenerek, daha sonra da Hz. Ebubekir döneminde yazılı hale getirilerek korunmuştur (Bak: A.V. Ecer, İslâm Tarihi Dersleri Dört Halife Dönemi, Kayseri 2000; M. Beyyumî Behran, “Kur’an Tarihi”, Çev. İ. Şengül, Diyanet İlmî Dergi, Eylül 2002, Sayı 3, 31-44). Üçüncü Halife Hz. Osman zamanında yazılı Kur’an çoğaltılmış ve Kureyş lehçesiyle okunması emredilmiştir. Kur’an’daki bazı ayetler herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın inmiş, bazıları ise vahyin inişi sırasında oluşan olaylar ve sorulan sorulardan dolayı nazil olmuştur.
İslâm dininin inanç, haram-helal ve ahlâk ilkelerinin ana kaynağı Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an Tanrı tarafından Cebrail isimli melek aracılığı ile niteliği bilinmeyen bir şekilde son Peygamber Hz. Muhammed (SAS)’e gönderilen Mushaf (adı verilen sayfa)’lara yazılan, tevatür ile (yani yalan üzerine anlaşmaları mümkün olmayan toplulukların anlatımıyla) iletilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nâs suresiyle biten, benzersiz (mu’ciz) Arapça bir eserdir.
Bir Sevdadır Erciyes, makine mühendisi Yusuf Akdamar ile Laçin Yayınevi sahibi Mehmet Çelebi’nin birlikte hazırladıkları Erciyes Dağı ile ilgili şiirlerden seçilerek oluşturulan eserin adıdır.
bir sayın okurumuz HARF İNKILABIMIZ başlıklı yazımı tenkit etmiş ve yazı için anlamsız, gereksiz, ideolojik, suçluluk psikolojisi içinde savunmacı bir makale olarak değerlendirmiş.
Kur’an-ı Kerim’in Yüce Tanrımız tarafından bizlere gönderilmesinin (610) bindörtyüzüncü yıldönümü olan 2010 yılı T.C. Diyanet İşleri Başkanlığınca Kuran yılı ilân edilmiştir.
Bir ülke, bir toprak işgal edilmekle veya fethedilmekle vatan olmaz. Sadece askerî ve siyasî otorite ve güç, bir ülkenin vatan olmasını sağlamaz.
İslâm Dini’nin ana kitabı Kur’an-ı Kerîm, Hz. Peygamber ve O’nun içinde yaşadığı toplumun dili Arapça olduğu için Yüce Tanrı tarafından bizlere Arapça olarak gönderildi.
Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte yeni ve önemli bir dönem başlamıştır. O günkü Müslümanlar hem peygamberlerini hem de devlet başkanlarını kaybettiler.
Toplumların anlaşma aracı dil’dir. Dili oluşturan kelimelerin gözle görülebilen, elle dokunulabilen işaretlerine (simge, sembol) yazı adı verilir. Bilgi ve kültürün aktarılması, başka deyişle kelimenin uzakta bulunan kişilere gelecek kuşaklara ulaştırılması yazı ile sağlanır.
İslâm Dininin ana kitabı Kur’an-ı Kerîm 610 yılında Arapça konuşan ve Arabistan yarımadasında yaşayan bir topluma o toplumun anlayacağı Arapça olarak Yüce Tanrı tarafından gönderildi. Ancak mesajları sadece o topluma değil bütün insanlığa idi. Yüce Tanrı gönderdiği emirlerle, Arap toplumunun yaşayış, inanış ve geleneklerinden birçoklarını tenkit ediyor, onlara farklı tavsiyelerde bulunuyordu. Bu sebeple ilk Araplar o günkü Arap toplumunun Kur’an-ı Kerîm’i algılama farklılıklarından ortaya çıkacaktır.
Bazı yayın organlarında atalarımızın İslâm dinini isteyerek değil de zorla benimsediklerine dair yayın ve propagandalar yapıldığını görüyoruz. Bu anlayışı bütün olarak kabul etmek mümkün değildir.
Sık sık karşılaştığımız sorulardan birisi, “Yüce Tanrı’nın Kitabı ve O’nun buyrukları ortada iken farklı mezheplerin olmasının sebepleri nedir?” sorusudur.
Atalarımızın Anadolu’ya göçleri, akınları , yerleşmeleri –birçoklarının bildiğini zannettiklerinin aksine-1071 tarihinden öncelerine rastlar.Ayrıca Türklerin Anadolu’daki yoğunluğu -gene birçoklarının söylediklerinin aksine- Rum halkının kat kat üstündedir.
İslâm dinini anlamada, uygulamada, ortaya çıkan farklı görüşlerin belirli bir süreç sonunda bir kurucunun liderliğinde ve ortak düşünceler etrafında bir araya gelmelerinden, mezhepler oluşmuştur. Yani bir dinî gruplaşmanın adıdır.
Bugünkü Anadolu dinî kültür tarihini araştıranlardan bazıları bu kültürün oluşumunda Alplerin, alperenlerin, dervişlerin, din bilginlerinin,