Aşırılıklar İçinde “Sırat-ı Müstakim”i Bulabilmek
Dr. Mustafa GÜVEN
25.01.2010
(Geçen Haftadan Devam)
(Geçen haftaki “ZAMAN, MEKÂN VE İNSAN” başlıklı yazımda, İslam dünyasında mevcut olan üç ana damardan bahsetmiştik. Bu yazıda bu damarlar üzerinde daha teferruatlı olarak durmayı amaçlamaktayız…)
İnsan, maddi ve manevî yapısı bakımından oldukça farklı yetenek ve niteliklere sahip bir varlık olarak yaratılmış (Nuh, 71/14; Nuh suresinde böyle bir yaratılıştan bahsediliyor) olduğu gibi; toplumsal bir varlık olarak insanlar da birbirlerinden oldukça farklı özelliklere sahiptirler. Hatta her bir insanın parmak izinin bile birbirinden farklı olması gerçeği (Kıyamet, 75/4; Kıyamet suresinde de, ahirette herkesin parmak izlerinin dahi tekrar düzeltilerek yaratılacağını söylüyor) de buna delalet etmektedir.
Yeryüzünde bu kadar anlaşmazlıklar, savaşlar, partiler, akımlar ve ideolojilerin mevcut olması, acaba bu nitelik, özellik ve farklılıklar, insanların akıl ve ruh yapısına da aynen yansımakta olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir.
Bir insanın ak dediğine, diğeri kara diyebiliyor. Birinin hak dediğine diğeri batıl, birinin iman dediğine diğeri küfür diyebiliyor. Hayat bu kadar çelişki, paradoks ve tenakuzu nasıl bir arada ve iç içe barındırabilmektedir?
Ancak yaşadığımız hayat, bütün bunların mümkün olduğunu gösteriyor. Bu zıtlıklar, bir anlık öfkenin sonucu olsa, anlaşılabilir ama eğer bu kökleşmiş anlayış ve ideolojiler, bir hayat felsefesi olarak devam ediyorsa, bu işin analizini yapmak şarttır.
Tarihten günümüze iman ekseninde yaşanan bu tür çelişkilere birkaç örnek verilebilir. Mesela Hz. İsa! Hz. Musa’ya inanan bazı Yahudiler, içinden çıktığı Yahudi toplumunu hidayete döndürmek ve Hz. Musa;’nın tebliğ ettiği Hak Din’in esaslarını yeniden ikame etmek göreviyle kendilerine gönderilmiş olan Hz. İsa’ya düşmanlıkta o kadar ileri gitmişler ki, O’nu çarmıha gererek öldürmek istemişlerdir. Buna karşılık Hz. İsa’ya inananlar da, Hz. İsa sevgisinde o kadar ileri gitmişler ki, O’nu Tanrılaştırarak beşeriyet vasfından sıyırmaya çalışmışlardır. Hatta, çarmıha gerilerek öldürüldüğü gerekçesiyle, onun kutsal kanının bulaşmasından dolayı çarmıhı (haç’ı) bile kutsallaştırmışlardır. Bu iki grup da, Allah’a inandıklarını söylemekte ve mümin olduklarını düşünmektedirler.
Bir diğer örnek olarak da Hz. Ali gösterilebilir. İnsanlar, Hz. Ali konusunda da Hz. İsa’nınkine benzer bir tenakuza düşmüşlerdir. Bir grup Müslüman O’nun dinden çıktığını, mürtet olduğunu söyleyerek öldürülmesi gerektiğini ileri sürerek ve O’nu öldürerek cennete gideceklerine inanmışlardır. Diğer taraftan O’nu sevenler (Şi’a), bu sevgilerinde o kadar aşırı gitmişlerdir ki, bunlardan kimileri O’nu masum imam, kimileri peygamber, kimileri de Tanrı olduğunu iddia etmişlerdir. Hz Ali düşmanları da ve O’nu sevenler de, aynı şekilde Allah’a inandıklarını ve mümin olduklarını söylemektedirler.
Bir başka örnek de Muhiddin-i Arabî’dir. O da, kimi sevenleri tarafından Şeyh-i Ekber, kimi düşmanları tarafından da Şeyh-e Ekfer olarak tanımlanmıştır. Oysa O’nu sevenler de sevmeyenler de, camide aynı safta aynı Allah’a aynı duygularla ibadet edegelmişlerdir.
Bu örneklere Hallâc-ı Mansur’u, Suhreverdî-i Maktûl’u, Mevlâna’yı ve daha birçoklarını ekleyebiliriz. Bunlardan Muhiddîn-i Arabî, Hallâc ve Suhreverdî, kendileri gibi Müslüman olan yöneticiler tarafından katledilmişlerdir.
Günümüz için, örneklendirmeye gitmeyeceğim ama benzer ağır suçlamalar, aynı şekilde ve benzer boyutta mevcuttur. Bunun kaynağını, nedenlerini ve asıl derinliğini bulabilir miyiz? Yoksa bütün bu çelişkiler, hayatın ve yaratılışın birer paradoksu mudur?
Bu tür sorular ve benzer yorumların değerlendirmesini, önümüzdeki yazılarda ele almaya çalışacağız.
Devam Edecek…
Popularity: 4% [?]














BAYRAM
Mevlâ bizi af ede
Gör ne güzel iyd olur
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram olur
Bardakoğlu, `Kadir Gecesi, Kur`an`ın övdüğü, esenlik ve güvenliğin her tarafa yayıldığı, sema kapılarının açıldığı, dua ve tövbelerin kabul edildiği kutlu bir gecedir` dedi
Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hocamızın sitemizde yayınlanan ‘ Türkiye’de En Az 40 Dakika Fazla Oruç Tutturuluyor’ yazısına Diyanet 'ten gelen şöyle cevap geldi:


Vahdet-i vücut ne çok yetersiz kalıyor yukardaki örneklerle:)
şimdi buraya nasıl geldiğimi düşünelim birlikte.Muhyiddin-i Arabi Vahdet-i vücutla Hallac-ı Mansur enel hakla varlığın tekliğini hatta tek olmasını söylemenin dahi yetersiz kaldığını birliksiz bir ifadesini kullanarak açıklamıştır.
Suyun rengi kabının rengi ise varlık bir ve tekse,o halde bu siyasi ekonomik,mezhebi,dini,sosyal çatışmaların tezahürünü nasıl açıklayacağız..Vahdet-i vücut kavramında varlığın bu kötü yüzü nasıl içselleştirilip tek varlık olarak hissedilir özümsenir..”Tekliksiz tek” kendi varlığından öte bu kötülükleri vücuda getirmişse nasıl bir varlık sahasını tahayyül ederiz?
Bu kavramı içselleştirmeye çalışan insanların ölümüne yol açmışken şimdi burada Vahdet-i vücut kavramını olumsuzlamaya çalışıyorum..bana bile ilginç geldi:)ancak bunu yapmalıyım diye düşünüyorum ki nedeni aklımdaki Tekliksiz tek kavramı bu tür bir bütünlemeyi reddediyor..ne ile bütünleştiremiyorum peki?.iyi güzel yaratıcı rahman rahim bir Allah’ı bu tür kötü yüzlerle kötülüklerle iğrençliklerle ya da cinayetlerle bütünleştirmeyi reddediyorum…Allah’ın iyiliği varsa gazabı da var onun yansıması demek kolaya kaçmaktır …Allah’a kulluk beklerken iradeyi önplana çıkaran bizler,neden Muhyiddin_i Arabi Hallac-ı Mansur Suhreverdi,Hz.İsa,Menderes,Uğur Mumcu,Sokrates gibi hak yolunda olan ya da olmayanların öldürülmesinde rol oynayanların iradesini sorgulamayız..Şeytan mı??geçelim şeytanı..şeytan bir yere kadardır..bu insanlar kişisel toplumsal çıkarlar uğruna öldürüldüler..İnsan dediğimiz varlık;Allah’ın ol demesiyle oluveren varlık,biliriz ki imtihandadır..Üstelik bu imtihanı başkalarını imtihan ederek tamamlayan bir varlık,açıkçası trajikomik bir durumdayız..
”Suyun rengi kabının rengidir” olarak açıklanmış Arabi’de..Bu varlıkları yaratan Allah’la bütünleşmeye çalışma çabası nedendir?Günahları affettirme mi,O’nun yüceliğini kudretini hisseden ayrı bir mekanizmaya sahip olup bunu hissettiği için mi?içimizdeki kötülüğü nasıl O yüce varlıka mal ederiz,bize iyilik emredilmişken..Ben kötülük yapsam da iyiliklerim ve kötülüklerim ölçülüp tartılacak affına mazhar olacak nedenler aranacak..ama ben bunun karşılığında diyeceğim ki” içimdeki kötülük benim mayamda var,yaratılmışım üstelik,ama Enelhakk .” suyun rengi benzedi de kokusu tadı olmadı işte..renkle bitmiyor bana göre..
olmaz böyle şey..Allah birdir,tektir..enelhakk diyerek kendimimi kutsallaştıracağım,Allah’ımı insanlaştıracağım..O’nun kudretini bizim cüz-i aklımız ve cüz-i irademiz nasıl tanımlamaya açıklamaya ve hatta tamamlamaya çalışır..
İşte böyle Sayın Mustafa Hocam;nereden nerelere geldim:) Bir eleştiri bir soru bir yorum nasıl kabul edersiniz bilmiyorum..sizin kullandığınız bildiğiniz dinler tarihini ya da dini argümanları pek bilmemem belki bu tür akıl oyunlarına düşürüyor beni..Bilmeden bir hata işlediysem önce Allah’tan sonra sizden af diliyorum.varsa yanlışım ya da anlamam gereken yer belirtirseniz sevinirim..sağlıcakla kalınız..çalışmanızı çok beğendim..takıldım işte bir konuda biraz onu irdeledim kendimce..hayırlı sabahlar diliyorum..
Şu ayrıntı çok önemli:Muhyiddin-i Arabi ile Hallac-ı Mansur hâlâ çok seviliyor, Hallac’ın idam kararlarını verenler ise pek kınanmıyor. Hallc ile onun idam kararını verenler arasındaki uçurumu halk kapatmış durumda. Ancak öteki örneklerde aynı durum meydana gelmemiş.
Ayrıca yazarın günümüze dair örnekleri vermemesini isabetli bulduğumu belirtmek isterim.
Saygılarımla…
Ali BOZKURT
sayın Ali Hocam,Katledildikten sonra iade-i itibar çok da önemli olmamalı..günümüzde katledilen kişilerin iade-i itibar kazanmaları ne kadar önemsizse Muhyiddin-i arabi ya da hallac-ı mansur’un şu anda halk tarafından kabulü onların sonları hakkında bişey değiştirmez..
sonucunda insan hayatı düşünceleri yüzünden sonlandırılıyor ve kısıtlanıyorsa düşüncenin ne olduğunun bir önemi kalmıyor..inandıkları uğruna ölmek herkesin harcı değildir….bir insanı inandıkları savundukları yüzünden öldürmek de kimsenin harcı olmamalı..
arkasında durduğum en önemli ayrıntı budur ve sonuna kadar herkesin yaşama hakkını savunurum..öteki örnekler derken hocam,o anda aklıma gelen katledilenlerdi ki Menderes hala halkın sevdiği bir insandır Mumcu ;büyük bir kesimin sevgi ve saygısını kazanmış biridir..yıllar sonra da sevenleri olacaktır bu kişilerin..
ancak dediğim gibi bir önemi yok ;ideolojiler insanlar içindir,zarar veren hiçbir ideolojiyi kabul etmediğim için ve bildiğim tüm ideolojiler insanların kanları üzerinden yükseldiği için hiçbir ideoloji taraftarı değilim…kutupsuzluk mu sentez mi ya da her ikisi de ..ama asla bir izm dahilinde olmam..
insan kanı;fikrinden makbuldür…saygılarımla:)
Sayın Ali Bozkurt Bey, Muhiddin-i Arabi ve Hallac-ı Mansur gibi -buna Sokrat’ı da ekleyebiliriz- düşünürlerin ve onları asan yöneticilerin arasındaki uçurumu, halkın kapattığını söylüyorsunuz. Yani halkın sağduyusunun yöneticilerden daha ileri düzeyde olduğunu mu kastediyorsunuz? Bu anlamda gerçek halkın iktidar olma mücadelesi ile kendilerini aristokrat olarak tanımlayanların iktidar mücadelesi arasındaki tartışma sizce ne anlam ifade ediyor?
Dr. Mustafa Güven